defnesumanblog

Mart 1, 2011

Dev Levrekler de İncinir

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 5:11 pm
 

Kayınpeder anlatıyor: Çocukluğunun yaz tatillerini geçirdiği küçük Ege kasabası Limni’de iskelenin altından dev levrekler geçermiş. O kadar büyükmüş ki bu levrekler ancak iskelenin demirlerine yuvalanmış sıçanlarla doyururlarmış karınlarını. Sıçan bulmak için gelirlermiş zaten kıyıya.

Tahta iskelenin kıyısından denize ayaklarını sallandırmış oturan çocuk Pavlos’u tasavvur ettim. Deniz masmavi ve dibi görünüyor. Dev levreklerden kaçan küçük balık sürülerinin telaşlı geçişi, güneşin sularda dans eden işveli ışığı, çamların denize düşen yeşili bir bir gözlerimin önünde canlandı. İçim cız etti. Ne kadar zaman oldu ben bir iskeleden ayaklarımı denize sarkıtmayalı?

Önce kedimiz balkondan düşerek öldü. Bir kaç aylık bir şeydi. Küçük, afacan, sevimli. Aynı çatı altında topu topu yirmi gün geçirmiş olmamıza rağmen candan bağlanmışız ona. Arkasından dedik ki, kediciğimizin bizi kapıda karşıladığı, perdelerle savaşıp güldürdüğü o yirmi gün ne kadar değerli imiş meğer. Bilemedik.
Ölüm hakkında pek bir şey bilmeyiz ya zaten. O yokmuş gibi yaşarız. Ve işte ölümün varlığını farkettiğimiz o kısacık anda hakikat gözlerimizin önünde yandı söndü:
Aldığımız her soluk bize verilmiş süre kredisinden çekilmekte. Her an, her soluk sonlu olduğu için değerli.
Bu gerçeği unutup, yine hayatın hay huyuna kaptırıyorduk ki kendimizi, bir dostumuzun ölüm haberi geldi uzak diyarlardan. Trafik kazası. “Tam da yepyeni bir hayata adım atacakken” dedik. “En beklenmedik zamanda. Hayat nasıl böyle acımasız olabilir?” diye ağladık. Cenazesinde konuşan imam hakikati hatırlattı usulca: zamansız ölüm yoktur, her kul yeryüzündeki vaktini, görevini tamamladığında aramızdan ayrılacaktır.
O konuşurken aklıma düşünceler üşüştü: Hakikat bu âlemden, günlük hayat kafalarımız ile anlayacağımız bir şey değil. Başka âlemlerden buraya bakınca, yaşadıklarımız belki de bir rüya kadar absürd ve gerçekdışı görünüyor. Rüyayı yaşarken nasıl gerçekmiş gibi hissediyoruz, uyanınca ciddiye bile almıyoruz.
Ne belli, belki hayat ve ölüm ilişkisi de rüya-uyanıklık ilişkisi gibi bir şeydir. Bu düşünceleri aklıma koyan sen misin merhum dostum? Biz seni öte âlemlere geçirirken sen bize hakikati mi anlatıyorsun? Bedeni toprağa indirilirken dudaklarımda minik bir tebessüm ile ona veda ettim.
Ölümsüz hayatın değeri var mı? Vaktimiz dolduğunda öleceğimizi aklımızdan çıkarıp yaşadığımız her an hayatın ne değerli bir şey olduğunu da unutuyoruz aslında.
İncinebilirlik (ing: vulnerability) üzerine bir konuşma dinledim geçen gün. Esas cesaretin incinebilirliğin kabulünde olduğunundan söz ediliyordu. İncinebiliriz, kırılabilir, yaralanabiliriz. İnsan tabiatında bunların hepsi var. Cesaret bu olasıklıkları bilerek, göze alarak harekete geçmek. Beni hiçbir şey incitemez, kıramaz, yaralayamaz diye düşünmek hem bir ilüzyon hem de insanı yeni tecrübelere karşı kısıtlayan bir şey aslında. Kırılganlık ölüm kadar insanın ve hayatın parçası.
Aynı konuşmada kırılgan tabiatlarını kabul edemeyen insanların duygusal ve fiziksel olarak incindiklerinde hemen acıyı uyuşturma yoluna gittiklerinden de bahsediliyordu. Alkol, uyuşturucu, ağrı kesici, şeker ve antidepresanlar sadece rahatsızlığı uyuşturmakla kalmıyor, aynı zamanda her insanın incinebilir bir tabiatı olduğu gerçeğini de gölgeliyor.
Çok gençtik. Bir başka dostumuzu yine bir kazaya kurban vermiştik. Acıdan sesi boğazına takılmış sevgilisine eczaneden sakinleştirici alalım diye konuşuyorduk. Kabul etmemişti. Bütün gençliği ve acısına rağmen, kederi sonuna kadar yaşamak istediğini söylemişti bize.
Rahatsızlığımızı uyuşturduğumuz zaman bütün duyguları uyuştuyoruz aslında. Acı, keder ve hüzün ile beraber neşe, keyif, mutluluk ve sevgi de uyuşuyor. Uyuşturucu maddeler şunları uyuşturalım ama bunlara dokunmayalım mantığı ile işlemiyor.
Dolayısı ile incinebilir tabiatımızı görmemek için zihnimizi uyuşturunca, insan tabiatımızın tamamını iptal etmiş oluyoruz.
Ölüm, karanlık yüzü ile bize ışığın yönünü gösteriyor. Bütün canlılar hayatın sundukları karşısında kırılgan. Canımızı bedenimize bağlayan o pamuk ipliği, kaza, tabii felaket, hastalık veya aşırı kullanmadan dolayı günü geldiğinde kopacak. Bu gerçeği, incinebilir tabiatımızı unutmuş bir halde, hay huy içinde yaşamaya devam ederken ölüyoruz aslında.
Ölüm bilinci olmayan insanın hayata hakkını vererek yaşaması ne mümkün!
Ege’ye doğru yol almalı şimdi. Tahta bir iskeleden ayakları suya sarkıtmalı ve denizin dibine bakışlarla dalmalı. Kimbilir belki de geçiverir önden telaşlı bir balık sürüsü ve ardından da bir dev levrek.
Hayırlısı ne ise onu öyle kabul etmeli…
NOT:
Bu yazının ilk kopyasını okuyan Burcu, Ramesh Balsekar’ın yorumladığı ve kendisinin tercüme ettiği Bhagavad Gita’dan bir bölümünü bana gönderdi. Ölüm hakkındaki düşüncelerimle pek güzel örtüşen bu pasajı burada sizinle paylaşıyorum:
Bölüm II/ 28
Varlıklar, doğumlarından önce duyularla algılanamazlar. Doğum ile ölüm arasındaki süreçte duyularla algılanabilirler. Ölüm sonucunda yeniden algılanamaz hâle geçerler. Bu doğal süreç sırasında ızdırap çekmeye ne gerek vardır?
Rüyada görülen kişiler ve olaylar rüya başlamadan önce yoktular ve rüya bittiğinde de kaybolup gidecekler. Bu esnada hiç kimse ızdırap çekmiyor da neden adına yaşam denen, uyanıkken gördüğümüz bu rüyada benzer bir durum bize ızdırap veriyor? Bu bölümde anlatılmak istenen de bu gibi görünüyor.
Duyularla algılanamayanın durgun enerjisi, görünen evrene doğru harekete geçtiğinde görünür bir biçimde varlık bulur. Açığa çıkan enerji, milyarlarca yıl sonra kendini tükettiğinde – yeniden aktif olana kadar – duyularla algılanamayan durgun enerjiye indirgenir. Bu, muhakeme yeteneği olan bir kişinin alakadar olmaması gereken doğal bir süreçtir.
Kaynak: Bhagavad Gita,
Yorumlayan: Ramesh Balsekar
İngilizceden tercüme: Burcu Çelebi Öziş

Reklamlar

Şubat 11, 2011

Memleketimdem İnsan Manzaraları


İnsanın memleketin havasına suyuna alışması için kırk gün kırk gece geçmesi lazım gelirmiş. Benim de memleketteki 40. gecem güne bağlandı. Düşman çatlatan İstanbul kışında yine pırıl prıl bir gün, yine evde oturasım yok. Dersten sonra sürdüm atımı Bebek’e. 

Foto: Kokia Sparis
Romantik bir hayalim vardı: denize karşı oturup Memleketimden İnsan Manzaralarını okuyacaktım. Nazım Hikmet’in enfes bir dil, gözlem ve espri anlayışı ile yazdığı muazzam eseri.  Ne kadar okusam da doymuyorum, hep yanımda gezdiriyorum. Zaten eski basım, De Yayınevi 1967 haziranında basmış. Sayfalarını bıçak ile açmam gerekti. Dört cilde ayırmışlar, tek cilt incecik, hafifcecik bir şey, yan cebime sığıyor.

Çantamın bir gözümde Memleketimden İnsan Manzaraları, diğerinde Ejderha Dövmeli Kız sevdiğim bir kafenin yolunu tuttum. Bebek’de geçen sene açılan bir kafe. Hem yemekleri çok güzel (baleden arkadaşım aşçısı diye söylemiyorum) hem de en önünde oturmaya bayıldığım saklı bir köşesi var ki denize sıfır. İkindi vakti gittiğimde içerisi sessiz sakin, benim gibi okuyan yazan ya da fısır fısır konuşan insanlarla dolu olduğu için de seviyorum. Piyasacılar genelde sokak tarafında dışarıda oturuyorlar.

Ve fakat bugün bu işte bir iş olduğunu daha caminin oradaki otoparka geldiğimde farkettim. ”Üzgünüz Dolu” yazıyordu girişinde. Yıllardır beni olmasa bile Daihatsu’yu tanıyan otoparkçılar çaresiz bir ifade ile yüzüme baktılar. Çaresiz olabilirler ama üzgün olmadıklarına eminim. İçerisi porscheler, ferrrariler, bmwler, mercedeler ve pek tabii  gıcır gıcır SUV cipden geçilmiyor. Anlaşıldı: Külüstür atım ve ben bugün içeri alınmıyacağız.

Kafeye adımımı atar atmaz işin rengi belli oldu. Ortadaki koca masa dolmuş. Ama nasıl dolmuş? Arada sırada Nişantaşı’nda tekli veya ikili gruplar halinde rasgeldiğim kadın tipi masayı silme doldurmuş. Tekli ve ikili gruplar halinde gördüğümde hiç de tehtit unsuru olarak görmediğim bu kadın tipi bir araya geldiğinde dehşetengiz bir cemaat oluşturuyormuş meğer!

Yılmadım. 

Birbiri ile yarışarak yükselen kahkahaların arasından sıyrılarak onların arkasında kalan köşeme vardım. Karşı köşede genç bir adam, kaderine boyun eğmiş bir ifade ile bilgisayarına gömülmüş. Beni başı ile kibarca selamlarken aynı kaderi paylaşacağımızın mesajını veriyormuş, o sırada anlamadım ben tabii.

Biraz şaşkın komşu masamı seyrettim. Kendimi şu aralar hayran olduğum kadın Lisbeth Salender kadar içe kapanık ve asosyal (ve kendi kendime Lisbeth’i anımsattığım için de iyi) hissederek botokstan mı neden ifadelerini çözemediğim yüzlere, rengarek topuklu pabuçlara, kabarık veya bukleli hoş saçlara, ışığını yitimiş ciltlerdeki kaliteli makyaja, hafif tombul gıgılara utanmadan ve çekinmeden uzun uzun baktım. Kimse umursamadı. Bir ihtimal ben görünmez idim onların açısından bakınca. Birbirlerini bastırmak istercesine yükselen ses tonlarına ve yadırgamadan edemediğim tonlamalarına,  istinye park, çok kilo aldım, ay ama pastanın bir tadına bak bari, ben malımı bilirim, sadece bizbize oluruz, senin doğumgününü de Bodrum’da kutlarız, ay 35 değil 18 ayol,  laflarına –ister istemez- kulak kabarttım. “Bunlar da benim memleketimden insan manzaraları işte” diye düşündüm. Ben de Nazım Hikmet usta gibi kendi yargılamı katmadan onların insan oluşu nasıl yaşadıklarını yazabilir miyim diye denedim. 

Yazdıklarımı beğenmedim. Okuyayım ben bari dedim: 

Sekiz yaşında yetim kaldı Bayan Emine.
Şimdi otuz yaşındadır.
Kalın bacaklı, kocaman sarkık memeli, göbekli bir kadın.
Fakat bu hantal, harap gövdenin üzerinde
ipek gibi ince bir yüzü vardı: 
              onuncu asır Acem nakışlarında gördüğümüz,
Dede’nin nısfiyesinde nağmeleşen,
bize divan şiirinin anlattığı bir yüz…

Kaptırmış kıkırdıyordum Bayan Emine’nin söylediklerine:

            Hüsnü Çavuşla on beş yıl, bayan hemşire,
kalmadı gezmediğimiz yer.
Karadeniz’de içinde Lazların,
şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtlere kuyruklu derler
yalan.
Kuyrukları yok.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar
Zenginleri de var
ama az,
beyleri…

Birden gözümün önünde bir flaş patladı. Mavi Orman? Koca bir popo aklımı başıma getiriverdi. ….cığım diye seslenilen bir fotoğrafçı süpriz doğumgünü partisinin sahibi Birşey hanımı karşıma geçirmiş, poposunu da burnuma dayamış deklanşöre basıyor. Ne benden , ne de karşımda oturan kibar beyefendiden izin istenmiş. ….cığımın adım adım gerileyen poposu amerikanomu Mac Pro’mun üzerine dökmek üzere. Sehpayı tehlike mahalinden çektiğimi gören Birşey hanım verdiği rahatsızlıktan hiç mi hiç rahatsız olmadan kocaman gülümsüyor. Kibar beyefendiye bir tebessüm ettim, bana yüzünde çaresiz bir ifade ile baktı.

Meğer ben olacaklardan habersiz imişim. 

Birşey Hanım’ın ardından diğer hanımlar tekli, ikili, üçlü gruplar halinde ….çığım’ın karşısına geçtiler. Nasıl pozlar, nasıl pozlar. Koydum Nazım Hikmet’i kenara, Şamdan’ı live olarak yaşıyorum. O da bir stil, o da bir uzmanlık alanı. Sosyetik poz. Ne moda çekimine benzer, ne yoga çekimine…Her işinin ehline hayran olduğum gibi karşımdaki kadınlara da hayran olmadan edemiyorum. Her fotoğraftan sonra makineyi …çığımın elinden kapıp, adamı yeniden yönlendiriyorlar. Sanat yönetmenliği de var.

Bazı insanları sevmek ne kadar zor, sinir olmak ne kadar kolay. Nazım Hikmet insanlar hakkında bir karara varma ihtiyacı duymaksızın nasıl güzel anlatıyor insanları. İşte bilgelik böyle bir şey. Kendi kafamızdaki hikayeden çıkıp da esas hikayeyi görmek. Değerli hocamız Nilüfer Göle bize bir defa ‘’tiki’’yi tanımlama ödevi vermişti. Ben, parlak öğrenci, yüzümü buruştura buruştura ‘’saçları jöleli, sosyete kantinin önünde takılır, her mevsim solaryum kahverengisi bir suratla dolaşır’’diye hemen atlamıştım. Nilüfer hanım dinlememişti bile beni. Benim ardımdan Volkan Dede sakin bir sesle tek bir şahsi yargı sözü barındırmayan öyle bir tiki tanımı yapmıştı ki bana başımı önüme eğmek düşmüştü. Utançtan çok saygıdan.

Neyse uzun lafın kısası, karşımda kıpır kıpır mavi boğaz, elimde Nazım Hikmet, 40 gün 40 gecedir memleketimden insan manzaralarına alışmaya çalışıyorum.

Ocak 25, 2011

Mavi Orman adlı kitabım ÇIKTI!!!!

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 3:28 pm



Büyüklüğüme Mektuplar

Çocukken bizim eve misafir geldiğinde, annem muhakkak onun beni görmesini isterdi. Böyle zamanlarda, dış dünyaya kapalı odamın hafif aralık kapısından önce bir baş uzanır, sonra misafirin kendisi, ne yapacağını bilmez bir halde, belli ki pek istenmediği o dünyaya adımını atardı. Ben oyunum kesintiye uğradığı için sıkkın, misafir sıkıldığımı gizlemediğim için çaresiz, karşılıklı öylece dururduk. Oysa bilirdim ki beni doğal ortamımda izlemek ister misafir. Ne duydu ise hakkımda, kendi gözüyle görmek ister. Ne var ki odada bir başkası varken (o başkası bir çocuk bile olsa) kendi dünyama dönmenin yolunu bilmediğimden, sıkıntılı sessizlik uzar da uzardı. Sonunda annemin misafir arkadaşı olmadık bir adım atarak kendini benim dünyama katmaya kalkışır ve varlığıyla kesintiye uğrattığı etkinliğin ne olduğunu araştırmaya başlardı. İşte o zaman gözleri ya kara tahta karşısına sıra sıra dizilmiş bebeklerime ya da masamdaki tükenmez kalemle  çiziktirilmiş saman kâğıtlara kayardı. Zaruri ziyaretini noktalamak için fırsattı anneme seslenmesi belki:

“Ah canım! Nilüfeeeer… yazar olacak bu senin kızın!” ya da
“Bak bak şu sıralara dizilmiş bebeklere… Annen gibi öğretmen olucan di mi kız?”



DEVAMI VE DAHASI ŞUBAT 2011’de KURALDIŞI YAYINEVİNDEN ÇIKACAK OLAN MAVİ ORMAN ADLI KİTABIMDA….Başucunuzdan hiç eksilmez inşallah! 

Defne Suman

Ocak 21, 2011

Blue Forest

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 6:17 pm

Tonight I am all alone. My roommates are out for the night. There is no humming of the TV from downstairs or human voices traveling through heating ducts. Behind the closed doors I am reading, knitting and listening to music. It is late but I don’t care about the time. I feel so complete in my solitude I don’t want sleep to take that away from me.

I feel like I am 15 years old. Back in the days when my parents went out and left me alone in the house, I enjoyed the silence of the empty apartment and a sense of freedom that was somehow connected to the solitude.

I am back at that age again. Contained, content and accompanied by myself.

All that matters is knit and purl, good music and Orhan Pamuk’s latest book.

I am resting in the moment. In this moment the sense of time and space is lost. I could be 15 or 35, here or there. The fluctuations of my mind are suspended for a while.
Oh how happy I am that I decided not to go to Canada!

What does Canada have to do with this picture?  I sometimes hear this voice inside my mind. It says: C’mon, let’s go somewhere. I shrug. It insists: Let ‘s take the early morning train and go to Canada. We can spend the night in Vancouver and return tomorrow in the evening.
In the old days I always listened to this voice. The “voice”, was my charming guide. Now because I have enough experience to know, I can resist it a little more. What am I going to do in that new place? Most likely I will be lost in the streets of an unknown town and will search for a coffee shop to rest. I will want the coffee shop to suit my taste, not only in coffee but also in music and atmosphere. In my search I will get tired of walking and maybe even cold. Plus I will not want to go back to that cold ugly hostel room where I will be staying because of my college-student budget.

When I recount all these things to “the voice”, it becomes quiet for a day or two, if I am lucky. Then, like an addict, I start to feel that familiar craving. As if I had not described exactly what would happen if we went, or as if we hadn’t experienced the whole adventure before, “the voice” starts again: Wouldn’t it be fantastic if we take a trip to Canada this weekend?
“Let’s Go Somewhere Else, I can’t Take It Anymore”, demanded the voice!
This particular state of mind has been with me, ever since I can remember. When I was 8-9 years old and the voice would speak to me, I used to cycle all the way to the tip of the island where we spent our summer holidays. The tip, which was called the Tongue, was outside the limits of my “permitted zone” in the island. Therefore a short trip to the Tongue was enough to satisfy “the voice”.

Later, during my high school years, I started taking random public buses to unknown destinations after school.  That is how I discovered the poor and old neighborhoods of Istanbul, which were very different from the affluent parts of the city where I grew up. There I saw wooden buildings on the verge of collapse and the people living in them. I walked the narrow cobble stoned streets over which clean laundry was stretched from one house to the next. I watched the neighborhood kids coming back from their schools. I wondered about their lives. What went on in the old wooden houses? I imagined their stories.

When I had my first car, I drove all the way from my home to the Black Sea and the eastern villages of the Asian side.  Driving in solitude, I thought was freedom unlimited and it had an addictive quality. One Friday night I decided to drive to Antalya, a southern beach town 600 miles away. Before I reached the first third of the road – the voice was already silent and I realized that I needed to be back at school Monday morning so I drove back home!

One important and common aspect of these adventures is that I always needed to go on my own and secretly. Since I have no reasonable explanation of why I am going on this adventure, I preferred not to mention my plans to anyone. What if they wanted to join me? 

As I grew older, trips extended to other countries. During the time when I lived in Thailand, I kept visiting remote villages in Laos. If you have ever been there, you already know this: It is a true misery to get from one town to another in Laos. In a sticky hot bus you’re squeezed, between villagers, vegetables and livestock. If Laos sounded too hard, then I took the night train to Bangkok. Once during a summer holiday I returned to Istanbul. I found a cheap flight to London and sneaked out without notifying anyone. Another time in Portland, my cousin lent me her car for the weekend and I drove it to Seattle to spend the day! I have more stories but I think by now you get the picture!

So, you may ask, what happens when you arrive?

It is always the same thing! The first thing that happens is the voice which kept talking and filling my head with the dreams of freedom shuts up completely and is nowhere to be found. I start looking for a place to stay.  Once I settle in a small ugly room in a youth hostel or in some budget hotel, I go out. And then a HUGE emptiness slaps me in the face! That is when and every time I silently scream: “What the hell am I doing here?” Since the voice is not there anymore and the craving is gone, I find no answer, no explanation. The next thing that happens is that I want to go back home!
In the absence of the voice I am left alone with my restlessness that is guiding me nowhere. I feel exhausted and disappointed. Didn’t the voice promise me an exciting new reality at the end of the road? Wasn’t this new place supposed to satisfy my curiosity? What happened? 
Now I realize at the core of all these little adventures is a feeling of anxiousness.  If only I could make my way into the unknown I would be free of this unsettling feeling.
What is this unsettling feeling about? Did I feel it when I went to the Tongue in the island at the age of 8? Did I feel it when I was roaming in those narrow streets of old Istanbul? It seemed that I was excited and joyful during the journey. Back then, the adventures were not my escape from an unsettling feeling but they were tools for exploring myself. Each trip was a journey inward.
Then something changed. I found myself in a restless state. The whole trip was filled with frustration, grasping and a need to achieve the ideal, which had been that calm sensation I remembered from the earliest adventures. Once the ideal was created by my mind, then, instead of being present with my experience, I started to compare everything to that. Childish wonder was replaced by the greed to arrive there. I stopped exploring the experience as it spontaneously happened and transformed. Could the restless sensation, which I hoped to liberate myself from, be connected to the end of my childlike curiosity? The adventures continued but the journey within was over.
Is this what it is to grow up and become dull towards life and its wonders?
I know I am still curious. I still want to learn. The unknown continues to fascinate me and I still believe there is freedom there. The human mind is made for exploring yet one does not have to go far to meet the unknown. Stepping out of everyday routines and into new places has something to do with freedom but it can easily turn into another manifestation of our achievement-oriented lives or even into a pattern of escapism. Such adventures will satisfy our hunger for knowledge and freedom only if they go hand in hand with an inward journey. The inner journey begins once we start to transform our habitual ways of feeling, thinking, and acting in that new place.
A part of me knew this from the very beginning. When I was little, my mom used to read me a bedtime story called The Blue Forest. The hero, named Bunny Nomad leaves his home behind and takes a long journey in search of the Blue Forest. Finally, after many adventures our hero finds his way to the Blue Forest. As he approaches his final destination he looks up and sees that the Blue Forest, was the forest that surrounded his village and also the beginning of his journey.

I remember saying not a word after my mom finished reading the story. When she left the room I cried silently under the covers. Was I crying because my young heart was disappointed with the ending or was it because I felt that my own destiny was designed in a similar way to Bunny Nomad’s?

Sitting here in the silence of my room instead of hanging out somewhere in Canada – I feel so peaceful and satisfied that I think that I have arrived at the Blue Forest after all.


This is an excerpt from my upcoming book Mavi Orman which will be published in February 2011. Special thanks to Kokia for editing and helping with the concepts. 




Ocak 12, 2011

Arrival of the Soul

Filed under: Bosporus,cihangir yoga,Istanbul,jetlag,yoga — Kalemtıraş @ 4:00 pm
Dear People of the Other Side,
2 weeks after the arrival, I am feeling balanced again. This has a lot do with the fact that I started teaching again. I think I am a workacholic. I don’t feel good when I am on vacation. (Well,  maybe, maybe not. Why come to conclusions about ourselves?) What I know for this phase in my life time is I love teaching and it is only when I am teaching I feel at home.

After two weeks of sleeping in (until way past my wake-up time. blame it on the jetlag), last Monday I got up at my usual 5:30am.  By the time I arrived to the studio, the morning prayer from the mosque started. Five times a day we have ezan, the Arabic chanting from the loud speakers that invites people to pray. In the darkest time of the day, the only quiet time of this ever beating city, I started my practice.

The studio I work in Istanbul (Cihangir Yoga) is on the 5th floor of a building by the sea. As my students walked in, I saw the sky changing from black to purple and then to deep pink. I watched the sky waking the sea up from its dark sleep and listened to the seagulls screaming in ecstasy to salute the sea. 

Photo: Murat Pazar
I don’t remember seeing any other city in the world that is more beautiful than Istanbul. I am not saying this because Istanbul is where I am from. Most of you know that I have a long list of complaints and reasons of why I don’t want to live here.  Yet still, as the day breaks over Bosphorus, I remembered such a  breath taking beauty this city was! 
During the class hearing my voice in Turkish felt a bit strange at the beginning. My mind is still operating in English language. But while teaching something else took over and spoke all the words in Turkish for me. That was the strange part. Who is speaking as we teach?  
The weather is like lemonade as we say in Turkish. Sunny, crispy, no winds, no down jackets. 
Plus my soul finally arrived!
Now that I have my soul with me, it is time to enjoy the beauties! 
I hope you are all doing great whereever you are. Know that you are missed!
Defne

Ocak 8, 2011

Saadet Şükrü’nün Kitaplığı

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 6:46 pm


Yere boylu boyunca yattım. Oda duvardan duvara tertemiz halı ile kaplı. Sırt üstü dönüp tavandaki ayrıntıları hatırladım. Çocukken de sırt üstü yatar tavanı seyre dalardım. Kapım hep kapalı dururdu. Şimdi de kapalı. Ayağa kalktığım seyrek idi. Odamda ben hep emekleyerek dolanırdım.

Burası benim çocukluk odam. Dokuz yaşına kadar bu odada yaşadım. Sonraki yıllarda içinde başkaları kaldı. Şimdi yeniden bana döndü. Sadece bu oda değil bütün daire benim oldu. Ben yine de en çok kendi odamda oturmayı seviyorum. Oturmaktan çok yere boylu boyunca uzanıyorum. Hayal kuruyorum. Yazarlık hayalleri. Başarı, tatmin, uzak adalara seyahat, yakın adalara yerleşme hayalleri.

Etrafım kitaplar ve defterlerle çevrelenmiş. Başımı çeviriyorum bir kütüphane dolusu kitap bana bakıyor. Büyük haladan bana kalan miras. Oymalı kakmalı şık kitaplığı ile birlikte içindeki kitapları da bana bıraktı Büyük Hala. Amerikan klasikleri, İtalyanca kısa hikayeler, İngiliz edebiyatı. Hepsi de ciltli, hepsi de eski.  İlk sayfasında Saadet Şükrü yazıyor. Soyadı yerine baba adı. Yıl 1925. Büyük Hala Arnavutköy Kız Kolejinde. Bu kitapları ona kim, nereden getirtmiş? Okulda mı dağıtmışlar? Hepsini okumuş mu? Artık yok ki sorayım.

Bazı günler kitaplara dalayım istiyorum. Sokağa çıkmasam, okusam okusam okusam…O günlerde sokağa çıksam da zaten hep  hikayeler görüyorum. Kara çarşaflarının içinde pırıldayan yüzlü üç genç kadın gördüm bugün Karaköy’de. Evden çıkışlarını yazdım, çarşaflarını üstlerine geçirişlerini, çoktandır planladıkları bu Cumartesi gezisinin nihayet gerçekleştiriyor olmalarının zaferini kafamda bir bir yazdım. Dördümüz yanyana durup denizin mavisini sevdik. Çarşafların ve kısa eteklerin karışmadığı bir sohbet kurguladım. Havadan, İstanbul’dan, annelerimizden, sevgililerimizden konuştuk. Karşılıklı güvensizliklerimiz iletişimde eriyip gitti.  

Foto: Konstantine Sparis
Namlı’da bir arkadaşıma rasladım. Gün batarken yeni uyanıyordu. Gecesi gündüzü bir hikaye oldu içimde. Kalabalık bir barda aradığı bir şey vardı. Bulana kadar çıkacak, gezecek. Güzel yüzünde geç gelen sabahların melankolisini okudum. Galata köprüsünde yüzlerce balıkçı vardı. Onlara bakarken balık dolu leğenlerin gidecekleri evleri, pişecekleri mutfakları, yenecekleri sofraları, inecekleri mideleri gördüm.

Çok yol yürüdük bugün. Cihangir’den Beyoğluna, oradan Tünel’e. Galata köprüsünü geçtik, geri döndük. Sevdiceğime sevdiğim şehri biraz daha anlattım. Karşıdan karşıya geçemedik tekerlekli sandalyemiz yüzünden. Halbuki Mısr Çarşı’sının arkasındaki kuşcuları, çiçekçileri gösterip çay içmek istemiştim. Dönüşte köprü ağzında oturduğu yerde uyuklayan bir çocuk gördük, yanında kafasına battaniye çekmiş de uzanmış bir büyük boyu yatıyordu. Uzaklardan geldiklerine kanaat getirdim. Bitkinliklerini hüzne yordum. İki kardeşe de bir hikaye yazdım.


Kapıyı kapadım. Sevdiceğim sormadı, alınmadı. Bilir ki benim yalnız kalma vaktim gelmiştir. Sırt üstü yattım, tavanı seyre daldım. Kitapları koklayıp, genç Saadet’in hayallerini düşündüm. Haftasonları okuldan Şişli’deki eve giderken hangi vasıtayı kullandı acaba? Özel şoför mü gelip alırdı kendisini? Arabanın markası neydi? Bu kitaplardan hangisini yanında taşıdı?

Uzatıp elimi bir tanesini kokluyorum. 20.yüzyıl kokuyor. Kitapların yüzyılı. Özlüyorum bazen geçen yüzyılı. İnterneti, facebook’da arkadaşlarımla karşılaşmayı, merak ettiğim bir konu hakkında şıp diye yüzlerce kaynağa ulaşabilmeyi, telefon etmek yerine eposta yazabilmeyi, yazdığımı anında sizlere ulaştırabilmeyi, benim sevdiğim yazarları okuyan, hayran olduğum insanlara benim kadar hayran olan başkalarının varlığını bilmeyi, kısacası 21.yüzyılın muhteşem olanaklarını seviyorum. Yine de kitapların ve mektupların yüzyılını özlediğim oluyor.

İşte o zaman, telefonumu da odamın kapısını da kapatıyorum. Çekiyorum kitaplardan bir tanesini Saadet Şükrü’nün oymalı, kakmalı kitaplığından. Adına, yazarına bile bakmadan koklaya koklaya başlıyorum okumaya. Halka halka dalgalar beni içine çekiyor. Tavandaki izler siliniyor. Bir insanın kendisini keşfi diğerine bulaşıyor, o yüzyıl, bu yüzyıl kalmıyor.

Ocak 5, 2011

TOKAT gibi ZITLAŞMA

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 6:07 pm
Foto: Konstatine Sparis


İstanbul’a her gelişimde yüzüme tokat gibi çarpan bir şey var: 
İnsanların zıtlaşması. 
Nasıl kanıksanmış, nasıl da alışkanlık haline gelmiş aka kara ile cevap vermek! Günlük hayatın küçük küçük adımlarında, iki laf arasında, hatta hal hatır sormalarda zıtlaşmak sanki iletişimin tabiatı.

Tayland’dan döndüğümde, altı aylık bir aradan sonra –ki ilk defa Türkiye’den bu kadar uzun süre ayrı kalıyordum- ne olduğunu anlayamadığım ama tokat etkisini hemen hissettiğim bu zıtlaşma beni ağır bir bunalıma sürüklemişti. Sonraki yıllarda da her yurda dönüşümde aynı bunalıma düşmem, ayrı iken unuttuğum zıtlaşma alışkanlığının karşıma dikilivermesinden biraz da.

Daha pasaport kontrolünde huzursuzluk başlıyor. Çifte pasaport halini sanki suçmuş gibi hissettiren bir görevli, ardından bagaj arabasını serbest bıraktıracak bozuk paramın cebimde bulunmayışını yadırgayan bir diğeri…

Evde bir başka hikaye. Yüzün sarı, saçın beyaz, kaburgaların ortada. İşte makarna-ekmek yemezsen böyle olur. Bir de etsizlik. Herkes beslenme uzmanı. O saatte kalkacaksın, bu saatte yatacaksın? 

Ya hu bırakın halime.

Eskiden yurda döndüm diye bunalıma girdiğimde, halden anlayan  eş dost derdi ki, “takma kafana, onlar seni sevdiklerinden öyle diyorlar”. Ben artık buna pek de inanmıyorum. Herkesin beni sevdiğinden bir şüphem yok ama ettikleri laflar o sevgiden değil, illet olduğum zıtlaşma alışkanlığından. Ve daha acıklısı biliyorum ki aslında bütün herkes iletişim kurmaya çalışıyor. Maalesef çoğunluğun alışık olduğu iletişim tarzı zıtlaşmak, polemiğe girmek, tartışma ortamı yaratmak ülkemizde. (Örnekler için hemen televizyonunuzu açabilirsiniz, ben daha cesaret edemedim.) 

Yanımda Yunanlı bir nişanlı gezdirince şimdi, insanların zıtlaşma üzerinden kurmaya çalıştıkları iletişimi daha bir net gözlemleyebiliyorum. Nişantaşında ben arabayı park ederken, Konstantine beni City’s alışveriş merkezinin önünde bekliyor. City’s valelerinden biri o arada yaklaşıp ‘nerelisin birader’ muhabbetine giriyor. Yunanistan’ı duyar duymaz, vale, bilmediği ingilizcesi ile nasıl yapıyorsa yapıyor Kokia’ya ‘’bitti oğlum, bitti Yunanistan, beş yıla kalmaz senin ülke kaput’’ demeyi beceriyor.

Diyebilirsiniz ki aman işte şanssızlık, ona da böylesi denk gelmiş. Yakın arkadaşlarımı Kokia ile tanıştırdığımda, ilk espri olarak ‘’ege adaları bizim haa’’ diye lafa girenler var. Babam bile, tanışmalarının beşinci dakikasında, havaalanından eve giderken arabada Kıbrıs’ın işgalini haklı çıkaracak bir liste sundu Kokia’ya.

Ya hu bunun sırası mı? Ne gerek var şimdi? Ege adaları arkadaşlarımın,  Kıbrıs sorunu babamın ne kadar umurunda? İki taraf arasında iyi bir ilişki kurulmasından daha mı önemli?

Sonra bir de ‘’damat daha hala türkçe konuşmuyor mu?’’ sorusu var. Ya hu size ne? Bana kimse Yunanistan’da ne zaman Rumca konuşacağımı sormuyor. Burada iki lafın biri, ‘’eh öğrensin ama artık’’. Sanki Kokia Türkçe öğrense, Türklere yarayacak. Bu şaka yollu olarak söylense de, şakanın kişisel bir yokluğa işaret etmesi can yakıyor, ne gerek var ki diye düşündürtüyor.

Yani neyin varsa o olmasın, neyin yoksa eh artık olsun o ama.
Bekarsan,  aaa evlen ama artık. Evliysen de çocuksuz isen –hele hele bir seçim olarak çocuksuz isen- eh hadi yapın artık bir tane. Yersiz yurtsuz gezgin isen, eh sen de yerleş artık bir yere. Yerine yurduna yerleşmiş ise çık, gez dolaş biraz, pinekleme. Hep verilecek bir zıt cevap var.

Üzülerek söylüyorum ki ben böyle bir zıtlaşma pratiğini Türkiye’den başka yerde görmedim. Mağdur kişi kompleksimizden mi, jeopolitik sebeplerden mi ne, tehtid altındayız sanki biz burada hep. Aman defans, aman o vurmadan ben bir tane indireyim. Şakalarımız bile zıtlık temelli. Vallahi dünyanın başka yerlerinde zıtlaşmadan da ilişki kuruyor insanlar. Gülümseyerek, nezaket ile, hoşgörü ile, nasıl cevap yetiştirsem de üste çıksam diye düşünmeden.

Bu zıtlaşma alışkanlığımız her geldiğimde vallahi tokat gibi yüzüme çarpıyor.


Aralık 31, 2010

Sleepless in Istanbul

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 2:16 am

3:50 am in the morning… sitting by my desk, far from sleep. My body and my mind are resisting to adjust the 10 time-zones I flew over. My phone and my laptop have already spotted their new location on earth and automatically changed their clock. My body could not. Neither could my mind.

In one of his books, William Gibson writes that it takes a week for the soul to travel and find the body when the body is taken to the other side of the world only in 24 hours. I wonder where is my soul now? Somewhere over Greenland? Maybe. I am sure it is not here in Istanbul yet!

Times of transition, always a hard one! This is the town I was born and grew up. Actually this is the apartment I spent my childhood. All I feel is my disconnection. All I want is to take the first flight back to Portland and have my morning coffee at Albina Press.

Well, that is not quite right. All I want now is actually to be able to sleep.

How strong the mind’s addiction to habit and routine that I can’t feel at home when I am at home. Oh well, I say to myself, this will pass too. I have people here. People I dearly love. My family, my friends, my students. Once I connect with them, I may feel at home again. First my soul must arrive!

We have a tendency to come to conclusions in times like this. Transition times, hard times. As I lay wide awake in my bed for the last 3 hours my mind kept telling me that the discomfort is a sign that we are not supposed to be here. “This should be last time” it tells me. “Make the decision right now” it insists. Such an insecure child the mind is! I don’t want to make a decision based on my discomfort. Those decisions are rarely accurate.

And oh, yes, I made it safe and sound. That is what matters at the end.
And the sleep of course.
It does matter a lot.
Anyway…sleepless in Istanbul, I wanted to reach out and say I miss you Portland.

Aralık 21, 2010

ARALIK

Filed under: Uncategorized — Kalemtıraş @ 5:42 pm

Evvel zaman içinde çok sevdiğim biri vardı. Dün gece onu rüyamda gördüm  Saçının kıvırcığını, bana bakarken yumuşayan gözlerinin elasını, siyah kazağının altında inip kalkan derin kaburgalarını, ince dudaklarının kıvrık tebessümünü, unuttum sandığım bütün ayrıntılarını üzerinde taşıyarak rüyama geldi.


Zaman o evvel zaman değildi ama. Rüyamda şimdiki zamanda idik. Bilmediğim bir evde karşılaşıvermişiz. Komşu muymuşuz ne, orası bulanık. Bir merdiven boşluğunda fısıldaşıyoruz. Çok yakın, çok samimiyiz.  Biz zaten hep bir aralıkta –çalınmış zamanların aralığında- bulmuştuk samimiyeti.


Evvel zamanlarda, milenyumu devirmemize az bir şey kala, yine bir Aralık gecesi karşılaşmıştık.  Daha da öncesinde, ben kimbilir kaç defa o karşılaşma anının hayalini kurmuştum.  Yıllar yıllarca olayı binbir kez kafamda canlanırmış, beğenmemiş, değiştirmiş, hikayeyi tekrar tekrar kurgulamıştım. Karşılaşacaktık. Beklenmedik bir anda. Bir gece. Beni ne kadar özlemiş olduğunu anlatacaktı. Bakışlarıyla tabii. Özlemini dile getirmesi hayali bir senaryo için bile imkansızdı. İmkansızı istemiyordum. Zaten anlaşacaktık işte bir şekilde.


Yeni tanıştığım bir grup arkadaşımla geçirdiğim o gece nasıl olmuşsa olmuş, aklımdan çıkıvermişti. Birkaç bar ve klübe girip çıktığımız, eğlenceye doyamayıp da karnımızı doyurmaya karar verdiğimiz sıradan bir cuma gecesinin sonunda, soğuğu hissetmeyecek kadar sarhoş, sıra sıra dizilmiş dönercilerin önünde orası mı, burası mı tartışması yapıyorduk. 


Taksim meydanı deprem depresyonunu üstünden atamadan milenyumu kucaklamak için süslenmiş, geceyi bizimkine benzer rotaları takip ederek geçirmiş, ve aynı noktada  sonlandırmaya hazırlanan tanıdık simalarla doluydu. Hatırlıyorum: Soğuğa rağmen yemeğini eline alan etrafa son bir kez göz atmak için  dışarı çıkmış, büfelerin önü gündüzü aratmayacak kadar kalabalıklaşmıştı.



O gece o kalabalıkta hiç karşılaşmayabilirldik. Yıllarca hep aynı yerlerde gezmiş, birbirimize hiç raslamamıştık ne de olsa. Onlarca büfenin arasında nasıl olup da onun içinde oturduğunun önünde durakladık? Talih, tesadüf, hepsi bir oyun işte! Ama o oradaydı. İçeride. Elinde bir tost, florasan ışıklarıyla aydınlatımış büfenin bir masasında oturuyor, bana bakıyordu. Yıllardır beklediğim an! Nasıl da hazırlıksız, nasıl da sarhoştum. Kendimi birşeyler hissetmeye zorladım hemen. Duygu duygu neredesin?  O kadar beklediğim kişi kalkmış bana doğru geliyor ve tek düşündüğüm şey sağ ayağının hafifçe aksadığı!



Tedirgin bakışlarla etrafı araştırarak  yanıma yaklaşmıştı. Demek o zaman bile hala korkuyordu birlikte görülmemizden. Çevreyi kollamayı sürdürerek aceleyle yanağıma bir öpücük kondurmuş ve kaçarcasına uzaklaşmadan hemen önce kulağına fısıldamıştı, “arasana beni ne olur, hemen, yarın ara”. Duyduklarımı algıladığımda başım dönmeye başlamıştı. O AN böyle çabuk, böyle bulanık ve duygulardan arınmış bir şekilde yaşanabilir miydi?


Hatırlıyorum: Uzaklaştığı yöne baktığımı. Onu hala görebiliyordum. Aceleyle taksiye binişini izlemiş, araba gözden kaybolurken arkasımı dönmüş, yürümüş, sarhoşların, sevgilierin, gecenin o saatinde mendil satan çocukların arasına, kalabalığa karışıvermiştim.


On bir yıl sonra bir başka Aralık gecesinde, dün gece rüyamda, ‘’evleniyorum ben’’diyordum ona. ‘’Beni her zaman beklersin sanıyordum ben oysa ki’’ diyordu. Şaka yaptığını ikimiz de biliyor ama aşkın ses tonu fısıltı ile konuşmayı sürdürüyorduk.


‘’Bütün hepsi bir oyundan ibaret zaten biliyorsun değil mi?’’diye soruyordu. ‘’Ne yaptıysam hep rol icabı idi. Bu hayat bittiğinde, rolümüzü tamamlayıp sahne arkasına çekildiğimizde, bir sonraki rolümüze soyunmadan önce, ben seni bulurum nasıl olsa kız kardeş. O zamana kadar sana verilmiş rolü hakkıyla oynamaya bak’’.


Bana bakarken sevecenleşiveren gözlerinin elası, saçının kıvırcığı, soluğunun fısıltısı zihnimde taptaze uyandım. Birbirimizi görmeyeli aradan çok zaman geçmiş olsa da, esas vedayı şimdi ettiğimizi karnımın derinliğinde bildim.


Karlı bir Aralık sabahında, çok sevdiğim bir başkasının ensesine yüzümü daldırıp, yeni günüme başladım. 

Aralık 14, 2010

Precious Balance of Perfection

Filed under: Ballet,Black Swan,Swan Lake,yoga — Kalemtıraş @ 10:48 pm

Last Saturday we saw the movie Black Swan. 


Natalie Portman is playing this ballerina in New York City ballet company whose life is completely consumed with dance. Although the movie was a disturbing psycho-drama and in many blood dripping scenes I had to close my eyes, I loved the dance scenes so much that I am ready to see it one more time. 


As name of the movie gives us the hint, it is the ballet Swan Lake, the company is performing that season and our troubled young ballerina is chosen to play the Swan Queen. Both the White Swan Odette and her evil twin Black Swan Odile. 


The story of Swan Lake, probably the most famous ballet music composed in the history, takes place in some Medieval central European setting where princes go to forest for hunting and where young girls dance by the moon and magicians put spells on young girls to turn into swans as soon as the sun rises. 

The story is full of symbols- sociological, mythical and spiritual- which I have no intention to dwell on here. However the music  Mr. Tchaikovsky composed sometime in mid 19th century, is so magnificent -yet very simple compared to music composed by his contemporaries- that every time I listen to Swan Lake, I get teary eyed. 

I don’t remember how old I was when my mother played the Swan Lake for me. It is highly possible she had played it as a background music while she told me its story before bed. Later, when I was old enough to operate our record player on my own, I kept on playing it over and over until both of my parents begged me to please stop it. Soon our only record got all scratched from my unsteady five year old hands operating the needle and I had to stop. 

Knowing my fascination with the music,  my mother took me to watch Swan Lake when Istanbul Opera and Ballet company was performing it in early 1980’s. I had already known the story by heart. (I made my mother tell it to me numerous times). So when my favorite music started and my favorite story came alive through human movement, I was to ready to fall in love with ballet. And that is exactly what happened! 


I did not stop taking ballet classes until I left Turkey at the age of 25.  I changed schools, we moved from one apartment to the other, my friends changed, my parents divorced, I had my first period, I fell in love for the first time, I finished high school, started university, fell in love many more times… During all these years, every Tuedsay, Friday and Saturdays I went to Madame Lili’s ballet classes. I know now, Madame Lilie has been one of the major influences in my life.  


When I started yoga, expressing oneself through the movement has become exploring oneself through body/mind/ breath. Yet only after watching the Black Swan, the pieces all came together.  Since ballet and yoga are so different from one another, it never occurred to me my childhood love for ballet has transformed itself to a passion for yoga in my life. 


What I loved about ballet, more than anything was, its discipline. As oppose to many other children and teenagers, I loved it  that we all had to wear simple black leotards and white tights during our yearly exams. I loved it that most of us kept wearing the same outfit during the rest of the year to simplify the practice. It was in Mme Lilie’s classes I  learned to stay still and not to fidget out of one pose. Again it was there I learned to watch the movement carefully before trying it and observe its effect in my own body. It was there I learned how to focus my gaze, my energy and my mind in to one single channel. 


It has been easy for me to transfer the sense of discipline to my yoga practice and later to my teaching. Staying still, concentration, paying attention to detail, these were easy and familiar things for me. 


The hard part was -and still is-  the other side of the coin. 


The part that requires Letting Go


In the movie,  super charismatic French choreographer  (played by Vincent Cassel) kept saying one thing to our stuck-up perfectionist young ballerina over and over:  


“Control is one part of perfection. The other part is letting go” 


My teacher always guides us into a yoga practice that will eventually wake up what is dormant inside of us. I always think it is sprit he is talking about. For waking up the dormant sprit discipline and perseverance are necessary. But not enough. There has to be keen observation,  patience and finally letting go. We can move gracefully and very precisely. Without the component of letting go, sprit cannot express itself freely no matter how much effort has been put out. 


Sage Patanjali, talks about the same thing in the first chapter of Yoga Sutras . Two core principles of yoga are abhyasa (practice) and vairagya (non-attachment)


Here is an explanation of these two principles:  

http://www.swamij.com/yoga-sutras-11216.htm








Never give up!
Always let go! 


Which side is heavier? Where are you losing the balance? The challenge is to balance the scale. 
Because it is neither one or the other. 
Perfection is in the precious balance of the two…
Take it easy!


Ciao,
Defne














   
Sonraki Sayfa »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.